Acının Tacı – İbrahimî Feyzullah YALÇIN (Özgün Yazı)
Yaşlımız çadırda, çoluk çocuğumuz tarlada
(okulda değil) …
Verimli ama susuz toprağın kurak insanlarıyız…
Hayatının bir kısmı kamyon kasalarında,
yollarda geçen mevsimlik işçiler,
sesi, soluğu kısık ırgatlarız…
lakin kanaat…
elimizde, dilimizde, belimizde…
kanaat…
kancamız, tırmığımız, tırpanımız…
Kökümüze oturmuştur bu yoksulluk. Çifte tedbirler alırız; kuyudan su çıkmaz, yağmurlar yağmaz. Bu sefalet ki imanımızı çekmiştir. Toprağımız çatlaktır, avucumuz gibi. Boğaza kadar borcun içindeyiz. Borç namustur, boğaza kadar da namusluyuz hani. Ekinlerimiz bu yıl ancak tohumunu verir. Nasıl olacak? Kendi kendimizi kemirip kendimizi bitiririz. Alnımızın çizgilerinden yaşımızı hesaplarız. Kulaklarımız ağır işitir, gözlerimiz ağır… Erken öleceğimizi hissiyatımızın misliyatıyla, hangi vakitte öleceğimizi kuvvetli ihtimallerle biliriz.
Kimi, havarlarla, figanlarla genç yaşta öldüğümüze yanar; kimi, kurtulduğumuzu düşünüp içten içe sevinir. Bacılarımız hep kederlidir. Bundandır ki adlarımız, bacılarımızın çocuklarına verilir. Bu yoksulluk, dişimizi canımıza takmıştır. Okuyanımız; ensesi kalın, karnı şiş, otlattığımız öküzden alamet-i farikası konuşmak olan, hasbelkader zengin bir zevatın bir gecelik harcamasının, bizim bir yıllık mesarifimiz kadar olduğunu söyler, ne diyeyim, çayla tütün çarpsın! şalvarımızdaki yamaya bile yama vururuz. Babablarımız, gözlerimizin önünde eridi, çürüdü; bizler, çocuklarımızın gözleri önünde… Siz buna irsî deyin, olsun bitsin!
Varsa, iskarpinimize, sakomuza bakılsa cimri denilir. Oysa biz ektiğimiz bostanın yarısını akranlarımız için ekeriz. Alışverişlerimiz, “üstü kalsın”lıdır. Kollarımızda saat yoktur, biz vaktı güneşle biliriz. Horozlarla kalkar, yatsıdan sonra da uyuruz. Hastaysak, geceleri hastayız, gündüzleri mutlaka çalışırız. Doktora yolumuz düşmez, biz Hacı Emmi’yi biliriz. Reçetemiz mâlum: Başsa bir bardak serkencebin, kalpse bir demet hindiba… Zavallı olduğumuz söylenir. Biz zavallı değiliz behey! Biz ki toplu-tüfenkli harbı süngüyle kazanmışız; Çanakkale şahid!
Acıyı bilmeziz, ayağımızdaki dikeni dikenle çıkarırız. O dikenler ki her biri bir kurşun yavrusu. Avucumuzun içi balon tutar, durmak yok! Bundandır ki küreklerimizin saplarında kan izleri vardır. Bir toprağımız vardır. O toprağımız ki, ruh ekilse bedenle filizlenir. Ama sussuzdur, çatlaktır. Yine de her lokmada şükrederiz; tavuklar gibi, her lokmada bir senâ. Künyemize pamuk kazınmıştır, pamuğun künyesinde de biz. Haziran’da kuyu suyuyla, Temmuz’da terimizle, Ağustos’ta gözyaşımızla sularız pamuğu. Pastamız külünçe, kolamız meyan, çerezimiz kızartılmış bulgur…
Türkü söyleriz, türküleri, dertli gecelerde söyleriz: Ah belim… oh bacağım… of.. ah.. oh! Hesabımız da, hasadımız da yedinci aydır. Yedinci ay onbeş, borcumuzun mührüdür Meskenimiz tarlalardır. Kiminde çapa, kiminde kazma… Kovansız arılar gibiyiz. Annelerimiz, kardeşlerimizi çalıştırmak için dünyaya getirir. Hayata küsüz ya, ellerimizle başımızın barışık oluşu bundandır. Doğum tarihimiz, nüfus memurunun dalgası: 01.01… Aslında annelerimiz de doğum vaktimizi bilir. Kimimiz sel zamanı, kimimiz dolu vurduğu yıl, kimimiz kuraklık yılında… Bizim memlekette ölüm sevilir, sayılır. Kefenlerimizin sandıklarımızda saklı olması bundandır.
Biz, acının tacını giymişiz.
Not: Bu yazı, herhangi bir ideoloji hassâsiyetiyle kaleme alınmış değildir. Yazının yazarı, alın yazısına da iman etmiştir. Ayrıca, 1999 yılında (takriben 12 yıl önce) kaleme aldığımız bu yazının varsa, ham taraflarını hoş karşılayıp, yazmaya yeni başladığımız dönemlerin ürünü olması hasebiyle ve inşaallah iyi niyetimiz hatrına bizi bağışlayın!
Gelen Arama Terimleri:
Facebook girişiniz ile yorum yazın: