Küresel Isınma İçin Yegane Çözüm

Prof. Dr. Engin TÜRE
UNIDO-ICHET Direktör Yrd.

Dünyamızı tehdit eden küresel ısınmanın temel nedeni olan ve fosil yakıtlar olarak tarif edilen kömür, petrol ve doğalgazın dünyamıza verdiği korkunç boyuttaki zararlardan biraz bahsedeceğim. Bilindiği gibi insanlık özellikle son 150 yıldır yoğun olarak bu fosil yakıtları tüketmekte ve bunun sonucu olarak dünyamız yaşanabilir bir yer olmaktan hızla çıkmaktadır. Fosil yakıtların sağladığı avantajlar yanında verdiği zararlar saymakla bitecek gibi değildir. Örneğin kömürün kalorifer kazanında veya sobalarımızda yandığı zaman atmosfere saldığı zehirli gazlardan bahsetmeden önce, kömür madenlerinden, buralarda grizu patlamaları sonucu hayatını kaybeden yüzlerce madenciden, kömürün çıkartılması, saklanması, taşınması ve nihayet yakılması sonucu çevreye verilen zararları incelememiz gerekir.

Kömüre benzer şekilde petrol kuyulanndaki yangınlar, özellikle petrolün büyük tankerlerle deniz yoluyla taşınması sırasında meydana gelen kazalar sonucu denizlere saçılan ve doğal hayata geri dönülemez zararlar veren tanker facialanrının maddi boyutu maalesef tahminlerin çok üzerindedir. Birçokları tarafından adeta çevre dostu yakıt olarak takdim edilen doğalgaz ise hiç de sanıldığı gibi sütten çıkma ak kaşık değildir. Doğalgazın çevreye verdiği zararlar kömür ve petrole göre nispeten daha az da olsa, küresel ısınmaya neden olan gazların başında gelen karbondioksit ve asit yağmurlarına neden olan azot oksider, doğalgaz yakıldığında da yine bol miktarda atmosfere atılmaktadır.

Fosil yakıtların çevreye verdiği tüm bu zararlar, sosyal maliyet olarak kabul edilmekte olup, bunların insanlar, bitki örtüsü, hayvanlar, hatta binalar üzerindeki olumsuz etkileri tek tek hesaplanmaktadır. Sosyal maliyet konusu üzerinde yapılan ciddi çalışmalar fosil yakıtların çevreye verdiği zararın yılda yaklaşık 5 trilyon dolar (5 bin milyar dolar) olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yani Türkiye bütçesinin neredeyse 125 katı.

Fosil yakıtların bu korkunç boyuttaki zararları bilinmesine rağmen, özellikle, bunlardan büyük kazanç sağlayan uluslararası şirketler ve tabii onların desteklediği politikacılar dünyamızı kirletmeye devam etmektedirler. Burada en büyük teselli ve umudumuz ise bu kirletme sürecinin fazla devam edemeyeceği, zira fosil yakıtların 30-40 sene gibi çok yakın bir gelecekte tükenecek olmasıdır. Geçen aylarda BP Başkanı‘nın 38 yıllık petrol rezervi var beyanı üzerine, bazı ulusal gazetelerin “korkulacak bir şey yok daha 38 yıllık petrol var” şeklinde manşet atmaları, toplumun uzağı görmekten ne kadar aciz olduğunun açık bir göstergesidir. On binlerce yıllık insanlık, hatta yüzlerce yıllık devlet tarihleri içinde 38 yıl son derece küçük bir zaman dilimi olup, ülkelerin planlannı bu gerçeğe göre yapmaları gerekir. Konunun diğer boyutu ise doğaya, çevremize karşı yapılan bu acımasız saldınya karşı dünyanızın da kendi ekolojik dengesini korumak için verdiği ilginç savunmadır. Örneğin Andrew Katrina gibi isimler verilen fırtınaların şiddetlerini giderek arttırması, daha çok sel baskınları veya aşırı kuraklık olması, buzulların hızla eriyerek, denizlerin yükselmesi gibi değişiklikler son yıllarda daha çok gözlenmektedir. Bunların hepsi dünyanın bu savunma mekanizmasının bir parçası olarak kabul edilebilir. İnsanoğlu kendi bindiği dalı kesmekte ve yaşadığı çevreye verdiği zararları arttırdıkça göreceği tepkinin de giderek artacağının ve hatta bu hatanın kendi sonu olacağının bilmem farkında mı?

Peki, bu problemlerin çözümü var mı? Benzin biterse otomobillerimizi neyle çalıştıracağız? Doğal gaz ve kömür biterse neyle ısınacağız? Daha temiz ve güvenli bir yakıt bulunabilir mi? Dünyamızı bu çevre kirliliğinden ve küresel ısınmadan kurtarabilecek miyiz? Bütün bu soruların cevabı kesinlikle EVET ama vakit geçirmeden politikalarımızı ve çalışmalarımızı temiz ve yenilenebilir kaynaklara yöneltmek şartıyla.

Yapılan çalışmalar ve hesaplamalar, sahip olduğumuz güneş, rüzgar, jeotermal, biyoküde, hidrolik, dalga, gelgit gibi temiz enerji kaynaklarının tüm enerji ihtiyacımızın yüzlerce defa fazlasını sağlayabileceğini göstermektedir. Burada bu enerjilerin maliyetleri ve dezavantajları nelerdir soruları akla gelmektedir. Günümüzde rüzgar enerjisi gibi kaynaklar ile fosil yakıtlar karşılaştırıldığında, maalesef yukarıda kısaca değindiğim sosyal maliyet hesapları göz önüne alınmamakta ve örneğin kömürle veya doğalgaz ile çalışan bir termik santralın kuruluş, yakıt, işletme ve benzeri giderleri üzerinden üretilecek elektriğin birim fiyatı hesaplanmaktadır. Bu santralın çevreye vereceği zararlar maliyet hesaplarına dahil edilmediği için sonuç olarak elektrik fiyatı rüzgar enerjisinden elde edilecek elektrikten daha ucuz gözükmektedir. Bugün, bazı gelişmiş ülkeler karbon vergisi ve çevre etki değerlendirmesi sistemini uygulamakta olup, karşılaştırmayı bu faktörleri göz önüne alarak yapmaktadırlar. Burada unutulmaması gereken diğer bir konu da Türkiye‘nin enerjisinin yaklaşık yüzde 70‘ini ithal ettiği ve bunun karşılığında yılda 20 milyar doların üzerinde yurtdışına ödeme yaptığıdır. Ödenen bu miktarın önümüzdeki yıllarda hem artacak ithalat miktarı hem de petrol ve doğalgaza yapılacak zamlarla daha da büyüyeceği ve ekonomimizde gittikçe derinleşen bir yara açacağı kesindir. Bilindiği üzere Türkiye petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıt kaynakları yönünden fakir bir ülke olmasına karşın, güneş, rüzgar, ve jeotermal gibi temiz enerji kaynakları yönünden son derece zengin bir ülkedir. Görüldüğü gibi temiz ve yenilenebilir kaynaklara yönelmek Türkiye için bir tercih değil zorunluluktur. Atatürk‘e 1936 sanayi planı hazırlığı sırasında, kömürden benzin üretimimin mümkün fakat bunun pahalı olduğu söylendiğinde aynen şu cevabı vermiştir. “Kömürden benzin istihsali bir maliyet mevzuu değil, bir milli müdafaa mevzudur.”

Temiz enerji kaynaklarının geniş çapta kullanılmasını engelleyen faktörlerin başında bu enerjilerin kesikli yani düzensiz olması ve depolanamaması gelmektedir. Örneğin güneş enerjisi günün her saatinde aynı şiddette olmadığı gibi havanın bulutlu olması halinde gücünü büyük ölçüde kaybetmektedir. Bu enerjiler ile son kullanıcı arasında bir bağlayıcıya yani sentetik bir yakıta gerek duyulmaktadır. Uzun yıllar yapılan araştırmaların sonucu bu bağlayıcının ideal yakıt olarak kabul edilen hidrojen olduğunu göstermiştir. Hidrojen aynı elektrik gibi ikincil bir enerji, yani enerji taşıyıcı olup, bir şekilde üretilmesi gerekmektedir. Bu üretimin temiz enerji kaynakları ile sudan elde edilmesi ise hem sonsuz bir enerji, hem de dünyanın küresel ısınma başta olmak üzere tüm çevre problemlerinden kurtulması anlamına gelmektedir. Örneğin güneş enerjisi ile suyun hidrojen ve oksijene ayrılması, elde edilen hidrojenin istenilen yere boru hatları veya depolanmış olarak taşınması ve daha sonra yine oksijenle birleşerek yakılması sonucunda elde edilen enerjinin atık maddesi yine birkaç damla saf su veya su buharı olmaktadır.

Hidrojen güvenliği konusunda yapılan çalışmalar bu yakıtın benzin, LPG gibi yakıtlardan çok daha güvenli olduğunu göstermiştir. Bilindiği üzere 6 Mayıs 1937 de Alman yapımı Hindenburg adını taşıyan zeplinin fırtınalı bir havada Amerika da Lakehurst şehrine inerken padaması sonucu 37 kişinin hayatını kaybetmesi hidrojenin güvenliği konusunda maalesef yanlış bir kanaat oluşturmuştur. Daha sonra NASA tarafından bu konuda yapılan kapsamlı bir araştırmanın sonucu hazırlanan raporda kazanın, balonun yapıldığı kumaşın üzerine sürülen boya karışımının son derece yanıcı olmasından kaynaklandığı ve hava şartları nedeniyle bulutlardan boşalan statik elektriğin bu maddeyi ateşlediğini göstermiştir. Raporda ayrıca hidrojenin yakıt olarak değil, balonun havalanması için kullanıldığı ve motorlar için depolarda dizel yakıtı bulunduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, hidrojen yerine asal gaz olarak bilinen helyum gazı kullanılsa dahi kazanın kaçınılmaz olduğunu ve balon ateş aldıktan sonra dizel yakıtın saatlerce yanmaya devam ederek aynı facianın yaşanmasına neden olacağı açıklanmıştır.

Bilindiği üzere hidrojen havadan 14 kat daha hafif olup, yakılabilmesi için havadaki konsantrasyonunun en az yüzde 4 olması gerekir. Hidrojenin basınçlı tüpler içindeyken, tüpün delinmesi durumunda hızla havaya yayılarak konsantrasyonu düşer ve yakılabilmesi imkansız hale gelir. Yapılan deneyler, böyle bir durumda hidrojenin yakılabilmesi için delinen tüpün 35-40 cm yakınında ilk saniyeler içinde bir kibrit çakılması gerektiğini göstermiştir. Benzinin ateş alması için gerekli konsantrasyonun yüzde 1 ve havadaki yayılma hızının hidrojene göre çok küçük olduğu göz önüne alındığında, hidrojenin benzine göre çok daha güvenli olduğu açıkça görülmektedir. Ayrıca, hidrojenin yandığı zaman sadece saf su oluşturması ve diğer yakıtlarda olduğu gibi zehirli gazlar ve karbon dioksit üretmemesi büyük bir avantaj olarak kabul edilir. Bilindiği üzere, özellikle uçak yangınlarında bir çok insan duman ve zehirli gazlar nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Örneğin pistte çarpışan uçaklarda çıkan yangınlar üzerine yapılan bir çalışmada, bu uçaklarda benzin yerine hidrojen kullanılması durumunda hiç kimsenin hayatını kaybetmeyeceği anlaşılmıştır. Hidrojenin güvenlik açısından diğer yakıtlara göre diğer bir üstünlüğü ise hidrojen alevinin ısı yaymasının çok daha az olması dolaysıyla etrafına daha az zarar vermesi ve yangının yayılmasına engel olmasıdır.
Fosil yakıtlardan yalnız doğrudan yakma ile enerji elde edilebilirken hidrojenden katalitik yanma, kimyasal dönüşün, doğrudan buhar üretimi ve en önemlisi elektrokimyasal dönüşüm yoluyla enerji temin etmek mümkündür. Yakıt pilleri (Fuel cell) olarak bilinen bu sistemlerle hidrojenden yüksek verimde elektrik enerjisi elde edilebilmektedir. Günümüzde yakıt pilleri artık diz üstü bilgisayarlardan, otomobil otobüs gibi taşıt araçlarından denizaltılara kadar hemen her yerde kullanılmaya başlanmıştır. Hidrojenle çalışan yüzlerce otomobil, otobüs ve diğer, araçlar artık dünyanın her tarafında insan ve yük taşımaktadır.

Dünyada birçok ülke önümüzdeki yıllarda hidrojen enerjisine geçiş için yoğun çalışmalar yapmaktadırlar. Ayrıca, sınırlı miktarda rezerve sahip fosil yakıtların 40-50 sene gibi çok kısa bir sürede tükeneceği gerçeği göz önüne alındığında zaten başka bir alternatif de bulunmamaktadır. Hidrojen enerjisi, ülkeleri petrol doğalgaz gibi yakıtların ithali konusunda dışa bağımlı olmaktan kurtardığı için “bağımsızlık yakıtı” olarak da adlandırılmaktadır. Nisan 2004 de Kaliforniya Valisi Arnold Schwarzenegger “Hidrojen Otoyolları” projesi çerçevesinde halen 12 adet olan hidrojen dolum istasyonu sayısını önümüzdeki 6 yılda 200‘e çıkartmak için çalışma başlatmış ve bundan böyle her 30 km de hidrojenli arabalar için dolum istasyonları bulunacağı müjdesini vermiştir. Japonya önümüzdeki 20 yıl içinde 15 milyon hidrojenle çalışan otomobil imali için karar almış bulunmaktadır. Bu konuda dünyanın çeşitli ülkelerinden yüzlerce örnek vermek mümkündür.
Hidrojen enerjisi konusunda Türkiye‘de de çok önemli adımlar atılmıştır. Uluslararası Hidrojen Enerjisi Birliği (IAHE) Başkanı ve Miami Üniversitesi Temiz Enerji Enstitüsü Direktörü, Türk bilim adamı Prof. Dr. T. Nejat Veziroğlu‘nun uzun yıllar süren çabaları nihayet sonuç vermiş ve Dünyada tek olan “Birleşmiş Milleder Uluslararası Hidrojen Enerjisi Teknolojileri Merkezi (UNIDO-ICHET) Mayıs 2004 yılında İstanbul‘da kurularak çalışmalarına başlamıştır.

Türkiye bugüne kadar hızla gelişen teknolojiyi yakalamakta geç kalmış ve devamlı teknoloji ithal eden bir ülke konumuna gelmiştir. Hiç olmazsa enerji alanında bu konumdan çıkma şansı şimdi önümüzde durmaktadır. Artan enerji ihtiyacı ile bu ithalatın daha da artacağı kesindir. Türkiye‘nin gelişmiş bir ülke konumuna gelmesi için fırsat önümüzdedir. Hidrojen enerji teknolojisinin ülkemizde geliştirilmesi hemen her sektörde yeni iş olanakları yaratacaktır. Türk bilim adamlarının ve sanayicisinin dikkatini geleceği kesin olan bu alana çevirmesini temenni ederim.

Kaynak ; Dünya (internet)

Bunları da sevebilirsiniz

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir