Tayyip ‘i Asalım ! – İbrahimî Feyzullah YALÇIN (Özgün Yazı)
Sözümüzün siftahında, kârî’lerimizden/okurlarımızdan, böyle lâkayd bir başlık attığımız için özür dileriz. Ama, bir çarpıklığı anlatmak için bundan daha iyi bir başlık bulamadım.
- Ananı al da git!
- Tıksırıncaya kadar için(veya içsinler!)
- Ucûbe
- Taraf olmayan bertaraf olur
Yukarıdaki ifâdeler Recep Tayyip Erdoğan’a âit. Kabul etmeliyiz ki, incitici beyânatlardır bunlar. Her ehl-i rast, bunu teslîm eder. Evet keşkî Başbakan, daha nâzik, daha dâkîk, daha rakîk olsaydı!
Ama Türkiye’de bir kesim var; o kesim, bu mevcûd argümanları, “idamlık bir suç” telakki ediyor. Bu şartlı bir telakkidir.
Evet, biz, sert yaradılışlı, “Fârûk” lakaplı bir halîfe’ye hutbe irâd ettiği bir esnâda, yâni câmide “sen eğrilik yaparsan, seni kılıncımla düzeltirim!”in denilebildiği bir medeniyetten geliyoruz. Ben de elhamdülillah ehl-i kıbleden biri olarak bunu kendime düstûr edinmişim.
Evet Başbakan’a âit olan o ifâdeleri kınamak gerekir. Ama adâlet oldur ki; yanlışa, derecesi kadar cezâ kesile. Ben, hasletim gereği, diyeceğimi kalemle ifâde ederim. İfâde ediyorum; Sayın Başbakan, lütfen kelimelerinizi i’tinâ ile seçiniz, kalbimizi kırmayınız! Ha, Sayın Başbakan kaba/hat spektrumunu genişletirse, biz de mebsûten mütenâsib/doğru orantılı olarak dilimizin debisini genişletiriz; olay bu!
Bu açıklamayı yaptıktan sonra “İdamlık Tayyip” patolojisine girebiliriz. Biri, ucûbe dediği için Başbakan’a “ulan” diye hitâp ediyor. Başka biri, “yalancı” diyor. En zekîsi “boşbakan” diyor. Görüyorsunuz değil mi nasıl da “Sivil Dikta”ya doğru gidiyoruz!? Mâkûl kişi, merâmını hakâretle serd etmez, etmemeli! Hakâret, başlı başına “ödeşme-hesaplaşma” mantalitesinin ürünüdür. Bir kinleri var… Öyle bir kin ki; boşaltsan Çin-u Mâçin’i doldurur.
Hayır! hayır! Bu kin, bir başarısızlığın neticesinde oluşmuş olamaz! Başarısız olana insan kızar; kin başlı başına farklı bir durum.
Hükûmet içkiyle ilgili bir düzenleme yapar; Amiral Gemisi manşeti çakar; “Bir bardak içmek bile yasak!” Bu çakılan çakma manşet, bir gün boyunca okura yedirilir; ama öyle değil! Zira haberde bir çarpıtma vardır. Bunu diğer gün ya öğrenir okur, ya öğrenmez!
Kimi elinde kadehlerle, içe içe bir düzenlenmeyi protesto eder; “modern”in ”
endişeli”sinin özgürlük bakışı bile “promil” cinsinden.
Başbakan, bir takımın taraftarının kümes gibi bir stattan kurtulması için elinden gelen fedâkârlığı yapar amma stadın açılışında ıslıklanır, yuhalanır. Medenî eşiği yakalamış kişi statü çatışması yaşamaz. Evet, sen başka bir parti gönüllüsü olabilirsin. Evet, sen Başbakan’ı sevmiyor olabilirsin. Evet, Hükûmetin icraâtını beğenmeyebilirsin. Ama o statta sen bir taraftarsın. O stadın olmasında hiçbir fedâkârlıktan geri durmamış bir Başbakan’ı ev sâhibi de olman hasebiyle alkışlamalıydın. Hadi alkış, teşekkür hesâbına gelmedi, protesto etmemeliydin. Bu, kalbimden geçenlerdir. Ama Demokrasi protesto hakkını da kapsar, protestocular haklı değildi ama, protesto gibi bir hakları vardır, mahfûzdur. Lâkin şunu da sormadan edemiyorum: Sâhi protestocular neyi protesto ediyordu?
Bâzıları da “Başbakan kendi cebinden mi verdi sanki!” diyor. Evet, kendi cebinden vermedi; ama ya, çaba? Ya, gayret? Ya, sözünde durmak? Neden belediye seçimleri yapılır? Belediye başkanı kendi cebinden mi hizmet yapar? Demek ki hizmeti sunma farkı, idâre ve irâde farkı var.
Evet Sayın Başbakan’a hınçla dolu insanlar var, bilmüşâhede biliyorum, görüyorum. Allah selâmet versin; bir sebep, ruhunu rahmana teslîm etse, can kuşunu kafesten uçursa; helva dağıtacak, davul zurna çalacak, o günü bayram îlân edecek patolojik tipler var, yazık!
Peki neden? Nedenini herkes biliyor; ideoloji!
Bu histerik ruh hâli, kişide sinir gevşetir, sistem bırakmaz. Bu ruh hâlindeki biri farz-ı misâl bir yöneticiyse, iyi yönetemez! Çünki bir rahatsızlığı var, ve rahat olmayan, iyi yönetemez. Ben yönetici misâlini verdim; siz, anne-baba başta olmak üzere içini bir sürü sıfatla doldurabilirsiniz. (Muhâlif olmayı ayrı tutuyorum, benim kastım o meş’um patolojidir.)
Ben, meselâ Kemal Kılıçdaroğlu’nun temel değer yargılarıyla örtüşmeyen biriyim. Ama ona kinim yoktur. Hatta basit beceriksizliklerinden dolayı sempatik bile bulurum onu. Bahçeli ile meselâ taban tabana zıt biriyim, ama Allah şâhittir ki ona da bir husûmetim yoktur. Kin, husûmet zayıflığın işârâtındandır. Bazen bu “Tayyip Düşmanlığı” zavallı bir hâl alıyor, görüyorum. Kızmıyorum, acıyorum onlara!
Bâzen kendi kendime Sayın Başbakan her şeyden elini eteğini çekse mi ne!? Diyorum. Baksanıza, ona karşı öfke cinnet-cehennem kıyılarına vuracak derecede ileriye gitmiş.
Şimdi bu durumdaki arkadaşlara çift başlı bir önerim var;
Arkadaşlar, vicdânınıza Başbakan’ı sorun, niçin ondan nefret ettiğinizi sorgulayın. Gerçekten Başbakan nefret edilecek biri midir? Ve neden?
Arkadaşlar, seçimle gelmiş bir hükûmetin ve o hükûmetin başkanının değerlendirme kriterinin, verilen hizmet olduğunu kabulleniyorsak(buna ideolojik-dînî bakışlar, yaptırımlar da dâhil!) Hizmetten memnûniyetsizliğin karşılığı kin, nefret olabilir mi? Elinizi vicdânınıza attığınızda, bu hükûmetin ve Sayın Başbakan’ın hiç mi artıları aksetmiyor mu insâfınızda?
Soruları arttırmak mümkün ama gerek yok. Ben de biliyorum, arkadaşların hükmünün, hükûmetin hizmet performansıyla alakalı olmadığını, o arkadaşlar da!
O hâlde birbirimizi kandırmayalım. Bize vay ülke battı! Vay İran oluyoruz! Vay sivil dikta!
Deyip durmayın, buna en az bizim kadar siz de inanmıyorsunuz. Ve, kimi zaman da çok traji-komik oluyorsunuz! Başbakan diktatör ha! Kendi ülkesinde kızını okutamayan bir diktatör, ne komik! Başbakanı olduğu ülkenin GATA’sına eşini götüremeyen bir diktatör, ne trajik!
Demem o ki, parlak fikirleriniz varsa buyurun söyleyin, yoksa; bu bayat pilavı dönüştürüp önümüze çorba olarak koymayın, ki yemiyoruz!
Ama bir gevşeyin, biraz düşünün, tefekkür edin… İnanın, bu yersiz nefret sendromları, u “vay neler oluyoruz! nüksleri ortalama zekâya yakışmıyor. Bakın maal-esef bizim dört başı mâmûr bir muhalefetimiz yok. Hâliyle hükûmeti sıkıştıracak, iktidârı dersine iyi çalıştıracak ve dolayısıyla ülkeye katkı sağlayacak bir motor yok. Gelin daha âkîl olun, daha rasyonel temeller üzerine tepkilerinizi yoğunlaştırın. Meselâ mevcûd hükûmet 8 yıldır iktidâr, neden yepyeni bir anayasa yap(a)mıyor? Böyle deyin, ciğerimi yiyin! Allah şâhid, hükûmete bir taşı da ben atarım. Artık şunu anlamanız gerekiyor kardeşlerim; eski hâl yok artık, bitti, kalmadı! Artık, yeni teoriler geliştirmeniz lâzım. Yeni söylemler, yeni ufuklar…
Demem o ki ya Ak Parti’ye ve Başbakan’a artık alışıp bizi gereksiz yere germeyin, ya da alternatifler getirin. Bu dediklerim para eder mi? Bir umut! Tarafgirlik eğer hastalık derecesinde değilse, bünyenin her zaman bir kurtulma şansı vardır.
Hiçbir partiye, derneğe, cemaâte, cemîyete, tarîkata intisâbım, üyeliğim yoktur.
Ve Vallâhi referandum dışında ben hayâtında rey vermiş biri de değilim.
Doğruluk derecesini tam bilmiyorum; geçen yıl bir gazetede Başbakan’ın şeker hastası olduğunu öğrendim. Bu önemli bir bilgi değil tabiî ama şeker hastalığının ne meret bir hastalık olduğunu biliyorum. Şeker hastalığın en büyük tetikçisi stres-sıkıntıdır.
Başbakan’ın “şeker hastası” olduğu doğru mudur, değil midir, bilmiyorum ama gözlerinin altındaki su torbacıkları doğrudur.
Vicdânım bana bunu yazdırdı.
Galiba idealimdeki parti yakın vâdede gelmeyecek, beyhûde bekliyorum!
İyisi mi ben mevcûdların içinde halka en yakın olan partiye reyimi bu seçimde vereyim.
Değil mi?
Bana daha iyisini önerecek arkadaşların da önerilerine açığım.
20 Ocak 2011-03-09
İnsanbol
Gelen Arama Terimleri:
Facebook girişiniz ile yorum yazın: